Süleyman Eren - Yönetim Kurulu Üyesi
Sizi biraz daha yakından tanıyabilir miyiz?
21 Haziran 1959 İstanbul doğumluyum. Ortaokul ve liseyi Prevne Lisesi’nde okudum. İstanbul Teknik Üniversitesi Kimya Mühendisliği Fakültesi mezunuyum. Çocukluğum, İstanbul’un Gaziosmanpaşa ilçesinde geçti. Ailemin 5 çocuğundan dördüncüsüyüm. Kardeşlerim arasında tek üniversiteye giden bendim. Çalışkan bir talebeydim. Çok rahat koşullarda büyüdüğümüz söylenemez. Sosyal hayatım, üniversite hayatımdan sonra değişti. Kimya Mühendisi olarak iş hayatına atıldım. Deri sektörüne girdim. Uzun süre mühendis olarak çalıştıktan sonra kendi şirketimi kurdum. Başarılı da oldum ve bugünlere kadar geldik.
Aktif olarak sporun içinde miydiniz?
Çocukken hep futbol oynuyordum. İlkokul, ortaokul ve lisede hep takım kaptanlığı yaptım. Amatör Ligi’nde de oynadım. Ailem okumamı çok istiyordu. O yıllarda da profesyonel olarak birkaç kulüpten teklif vardı ama ben de okumayı tercih ettim. Kendimi bilimsel olarak daha çok yetiştirdim. Aslında içimde bir ukdedir. Özellikle de şu andaki spor ortamını görünce rahatlıkla söyleyebilirim ki, 1. Lig’de futbol oynamayı çok isterdim.
Nasıl Beşiktaşlı oldunuz?
Birçok insan genelde babasının sayesinde Beşiktaşlı olmuştur ama ben öyle olmadım. 4-5 yaşlarındayken, mahalle arasında top oynarken kendime idol olarak seçtiğim bir ağabeyim vardı. O Beşiktaşlı’ydı. Mahallede takım kurulurken, biz de onunla birlikte Beşiktaş takımını kurardık.
Futbolculardan idolünüz var mıydı?
O yıllarda da Beşiktaş Türkiye Şampiyonu’ydu. Televizyon yoktu ve gazete de okumuyordum. Futbolculardan idolüm Nihat’tı. Yıllar sonra Nihat’ın “Kel nihat” olduğunu öğrendim. Çok şaşırmıştım. O yıllarda çok gol atan bir oyuncuydu. Ben de mahalle maçlarında hep kendimi “Santrfor Nihat” olarak tabir ediyordum.
Beşiktaş’ın maçlarına gider miydiniz?
Kimse benim elimden tutup maça götürmemiştir. Daha 7-8 yaşlarındayken tek başıma minibüse binerek İnönü Stadı’na gittiğimi hatırlıyorum.
İlk gittiğiniz maçı hatırlıyor musunuz?
İnönü Stadı’nda ilk gittiğim maçın son 15 dakikasına girmiştim. Yanımda mahalleden ağabeyler de vardı. İkinci yarı kapılar açılınca içeri girebilmiştik. Hatırladığım kadarıyla Bursaspor maçıydı. Yıllar boyunca açık tribünde, kapalı, tribünde ve numaralı tribünde maç izledim. O zamandan beri de askerlik dönemini saymazsak, Beşiktaş’ın İnönü Stadı’nda oynadığı maçların hepsini canlı olarak seyrettim.
Bu süre zarfında hangi maçlarımız sizde derin izler bıraktı?
14 yıl boyunca Şampiyon olamadığımız yıllarda, 1974-75 sezonunda Türkiye Kupası’nı almıştık. Benim hayatımda gördüğüm ilk Türkiye Kupası’ydı. Hiç unutmuyorum, o kupayı aldıktan sonra okulda sınıfımın tüm camlarını siyah-beyaz bayraklarla donatmıştım. En mutlu olduğum maçımızdı. Bunun haricinde, Ali Sami Yen’de ikinci yarı Ali Gültiken’in attığı gollerle Galatasaray’ı 2-3 yendiğimiz ve Şampiyon olduğumuz maçı; 100. yılımızda yine Galatasaray’la oynadığımız maçta Tümer’in pasıyla Sergen’in attığı golü ve Şampiyon olduğumuz maçı; UEFA Kupası’nda Valerenga ile yaptığımız maçta şu anda bizde olan Carew’in de 2 gol attığı ve 3-3 biten maçı; Adana Demirspor’u 10-0 yendiğimiz maçı unutamam. Valerenga maçında, çok iyi arkadaşım rahmetli Hakan Balkaner ile birlikteydik ve sabaha kadar ağlamıştım.
Unutamadığınız futbolcularımız kimler?
Sarı Fırtına Metin ile bizde bir sezon futbol oynadı ama Ferdinand’ı hiçbir zaman unutmayacağım. Fedinand, benim hayalimdeki santrfordur.
Beşiktaş her dönem sizin hayatınızda çok önemli olmuş.
Benim ailem, işim, her şeyim Beşiktaş’a endeksli. Beşiktaş’ı, “aşktan da öte” derler ya, o derece seviyorum. Bu arada üçüz oğullarımdan birisine; karakterine, ahlakına hayran olduğum Kaptan Tayfur’un ismini verdim. İş hayatımda olsun, sosyal hayatımda olsun herkes beni “Beşiktaşlı” olarak bilir ve biraz da fazla fanatik bir Beşiktaşlı’yım.
Belki futbolcu olamadınız ama özellikle iş hayatına atıldıktan sonra Beşiktaş’a yönetici olmak hayalinizde var mıydı?
Ben çok zengin bir ailenin çocuğu değildim. Bulnduğum yaşam şartlarına gerçekten çalışarak geldim. Üniversite öncesi hayata tamamen sıfırdan başladım. Yıllarca açık ve kapalı tribünden izlediğim Beşiktaş’ın Yönetim Kurulu Üyesi olmak benim için inanılmaz gurur verici bir şey. Benim için milletvekilliği, bakanlık hiç önemli değil. Şu anda bulunduğum görevi hiçbir şeye değişmem. Yaptığım işten o derece onur ve gurur duyuyorum. Daha önce de Beşiktaş’a Süleyman Seba zamanında yönetici olarak olmasa da Alt Yapı Komitesi’nde hizmet ettim. İki dönem Hasan Arat ile seçimlere girdim ama kısmet olmadı. Sağolsun, Sayın Başkanım Yıldırım Demirören bu onuru bana verdi.
Kongreden sonra oylar açıklandığında ve seçildiğinizi öğrendiğinizde neler hissetiniz?
Hiç unutmuyorum, son dakikalardı ve yanımda Reha Muhtar vardı. Onlar belki daha önce seçim yaşamadıkları için çok rahattı, ben ise inanılmaz stresliydim. Ben tamamen karşılıksız, Beşiktaş’a maddi ve manevi bir şeyler vermeye geldim. Beşiktaş’ı çağdaş ve daha ileri noktaya getirmek için benim de kendime göre düşüncelerim var. Bunları gerçekleştirmek için Yönetim Kurulu Üyesi olmak bir araçtı ve bunun gerçekleştiği anki heyecanım halen devam ediyor. O dakikaları unutmak mümkün değil.
Çok uzun bir süre olmasa da geldiğiniz günden bu yana Beşiktaş’a önemli hizmetleriniz oldu ve hiç şüphesiz olmaya da devam edecek. Sizin hayalinizde nasıl bir Beşiktaş var?
Sayın Başkanımız’ın seçim döneminde sunduğu projeler de benim hayalim. Futbolda şampiyonluk bu sezon gelmemiş olabilir ama her şeyden önce Beşiktaş’ın mali portresinin kişilere bağlı olmayacağı bir ortamın yaratılmasına büyük önem veriyoruz. Bunun için de yapmış olduğumuz İnönü Stadı Projesi, BJK Akatlar Spor ve Kültür Kopmleksi ile BJK TV’den sonra en büyük hayalimiz Fulya Projesi’nin gerçekleşmesi. Bu projeler, Beşiktaş’a uzun yıllar boyunca akar gelir getirecek. Dolayısıyla Şampiyonluk her zaman gelebilir ama bu projeleri hayata geçirmek Başkanım’ın, benim ve diğer yönetici arkadaşlarımın en büyük hayali. Benim en ufak bir katkım olursa da bunlar çocuklarıma bırakacağım en büyük miras olacaktır.
Sizin söylediğiniz gibi söz ettiğiniz projeler ve aynı zamanda amatör branşlarda elde edilen başarılar hem Beşiktaş hem de Türk sporu için çok önemli. Ama biz her ne kadar öyle olmadığını düşünsek de spor kulüplerinin başarısı genelde futbol takımının başarısıyla ölçülür. Bunu bir handikap olarak görüyor musunuz?
Ben de daha önce sadece taraftar olarak maçları seyrederken öyle düşünüyordum ama işin içine girince düşüncelerim değişti. Bugün Beşiktaş’ın 14 amatör branşı var ve yıllık 9 milyon dolar gideri var. Biz bu sezon birçok amatör branşımızda son yıllardaki en büyük başarıları elde ettik ve şampiyonluklar kazandık. İnşallah sorumlu olduğum Bedensel Engelliler Şubesi’nden Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımımız da final oynayıp Şampiyon olacak. Ama sizin de dediğiniz gibi her şey futbola endeksleniyor. Bu bizi üzüyor. Şu anki tabloya baktığımızda, ilk 8 maçta kaybettiğimiz 18 puanın yarısını bile alsaydık Şampiyon olurduk. İlk 8 maçtan sonra Türkiye’nin en istikrarlı takımıyız. Bir de olağanüstü genel kurulla yönetime gelen herkesin başına gelenleri biz de yaşadık. Beşiktaş’ın tarihine bakarsanız, tüm yönetimlerin ilk yılında çok başarılı bir tablo olmamıştır ama biz onlara nazaran daha iyi bir noktadayız. Avrupa Kupası’na gidiyoruz ve önümüzdeki sezon için herkese ümit veren bir kadromuz var.
Bu sorumu yönetici olarak değil de bir Beşiktaş taraftarı olarak yanıtlamanızı istiyorum; Rıza Çalımbay’ın Futbol Takımımız’a teknik direktör olması sizi nasıl etkiledi?
PAF Takımı’ndaki ilk maçından jübilesine kadar Rıza Çalımbay’ın tüm maçlarını canlı olarak izledim. Üstelik jübilesindeki forması da şu anda benim evimdedir. O derece değer verdiğim bir antrenör. Rıza’nın en büyük özelliği, elindeki kadroyu en rasyonel şekilde kullanması ve sahada şartlar ne olursa olsun, takım yenilse bile taraftara “Böyle oynayın canımızı alın” tezahüratını söyletecek futbol oynatmasıdır. Rıza’ya çok güveniyorum. Takımımız’ın ikinci yarıdaki performansı da gözler önünde. Hiçbir iddiamız olmasa bile taraftarımız tribünlerde takımını yalnız bırakmadı. Hiç abartmıyorum, 4-5 transferle önümüzdeki sezon Türkiye’nin en kuvvetli, en iddialı Şampiyon adayı biz olacağız.
Biraz da size bağlı branşlarla ilgili konuşmak istiyorum. Büyük spor kulüplerine bakınca Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı olan tek kulüp biziz. Engelliler Şubesi’nden sorumlu olmak size ayrıca bir gurur veriyor mu?
Bana 5 amatör branş bağlı. Masa tenisi, briç, motor sporları, satrancın da kendine göre bire özelliği var ama Bedensel Engelliler Şubesi benim içine girdikten sonra çok önem verdiğim şube. Türkiye’de Beşiktaş yöneticisi olarak nereye gidersem gideyim, Bedensel Engelliler Şubesi nedeniyle ikinci kez tebrik alıyorum. Türkiye’de 8,5 milyon engelli insan yaşıyor. Beşiktaş’ın engellilere verdiği önemi tüm Türkiye iyi biliyor ve sizlerin yayınları sayesinde de bunu daha iyi anlıyorlar. Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımımız, sezonu lider bitirdi ve 102 maçtır hiç yenilmeyen İzmir Büyükşehir Belediyesi’ni yenme başarısını gösterdi. Ben yöneticilikten çok tüm oyuncularımıza ağabeylik yapıyorum. Onların arasındayken, onları engelli bir insan olarak görmüyorum. Ne olursa olsun yeter ki, insanların kalbinde engel olmasın…
Diğer kulüpler amatör şubelerine gelirlerinden pay ayırmazken Beşiktaş, bu şubelerin sayısını her sene artırıyor. Son olarak da satranç ve briç şubelerimiz kuruldu. Neden satranç ve briç?
Bu soruyla sık sık karşılaşıyorum. Satranç, bugün 40 bin lisanslı sporcusu olan, 573 aktif spor kulübüne sahip Türkiye’nin en büyük amatör spor federasyonlarından birisi. En büyük özelliği de 2007 yılında bir milyon lisanslı sporcu Türkiye’de oynayacak ve ilkokullarda satranç seçmeli ders olacak. Beyin sporu olarak satranç, çocuklarımızın doğru karar vermelerini ve başarılı olmalarını sağlayan bir spor dalı. Beşiktaş ismini “64 kare” üzerinde tüm Türkiye’ye tanıtmak istedik. Briç ise, analitik düşünce, psikolojik dayanıklılık, güçlü hafıza ve rekabet gücü gerektiren bir zihin sporu. Aynı zamanda hafıza, konsantrasyon, matematik, sosyal ve mantık gelişimine katkıda bulunuyor. Bu sene kurmamıza rağmen briçte de şampiyonluğa oynuyoruz.
Siz satranç ve briç oynamayı biliyor musunuz?
Briç bilmiyorum ama satranç oynuyorum. Lise yıllarımda da çok iyi oynuyordum ama artık o kadar iddialı değilim. Biraz önce söylediğim nedenlerle çocuklarımın da satranç oynamasını çok iyi istiyorum.
Masa Tenisi Şubesi ile ilgili neler söylemek istersiniz?
Tamamen Türk sporculardan oluşan bir Masa Tenisi Takımımız var. Hepsi üniversiteye giden pırıl pırıl çocuklar. Rakiplerimiz çoğu yabancı oyuncularla oynarken, biz tamamen Milli Takım bünyesini oluşturan çocuklarımızla Türkiye Ligi’nde Beşiktaş’ı en iyi şekilde temsil ediyoruz. Motor sporlarıyla da ilgili de çalışmalarımız devam ediyor ve önümüzdeki aylarda bu konuyla ilgili açıklama yapacağız.
Özel yaşantısında Süleyman Eren nasıl bir insandır?
Özel yaşantım tamamen önce Beşiktaş’a, sonra aileme endeksli. Sinemaya, tiyatroya gitmeyi çok seviyorum. Deri sektöründe de kendime göre bir sanatçıyım. Çünkü devamlı modayı yönlendiren bir firma olduğumuz için sürekli üretken olmak zorundayım. Hayatımı Beşiktaş, ailem ve işim olarak özetleyebilirim.
Camiamız’a nasıl bir mesaj vermek istersiniz?
Biz bu sezon çok sıkıntılı bir dönem yaşadık ve spor medyası hep bizim üzerimize odaklandı. Fakat bu haksız odaklanmaydı. Türkiye’de ilk kez küfüre karşı bir kampanya başlatan ve uygulayan kulüp biziz. Son maçlarımızda gördüğünüz gibi taraftarlarımız da bu hassasiyetle takımlarını destekledi. Ben gençliğimde de küfüre karşıydım, şimdi de hiç tasvip etmiyorum. Futbolcularla da konuşuyorum; rakip takıma edilen küfürün kendi futbolcumuzu motive etmesi mümkün değil. Taraftarlarımızın tepkilerini gösterebilecekleri iki tane çok iyi yöntem var; birisi ıslık, diğeri de alkış. Bir de İspanya’da Barcelona maçında görmüştüm; taraftarların yarısı siyah, yarısı beyaz mendille gelmişti. Bütün stat böyle olunca, inanılmaz bir görüntü ve baskı unsuru oluyor.
En sevdiğiniz tezahüratımız hangisi?
Kayahan’ın Siyah-Beyaz şarkısı beni inanılmaz motive ediyor.
Teşekkür ederiz.
